Deha Dahi Dehalık Dahilik Delilik

Dahi yada deha nedir? İlk bakışta dâhinin yada dehanın anlamı bariz gibi görünür – sıra dışı bir potansiyelin gerçek olması gibi bir şey...

Dahi-Deha

Fakat yakından bakınca, Dahi, Deha kelimesi giderek yanıltıcı ve şaşırtıcı olmaya başlar. Sıra dışı yeteneğin bittiği ve dehanın dahiliğin başladığı yer neresidir? Dahilik yada dehalık ne derecede doğuştandır, ne derecede sonradan geliştirilmiştir? Hangi koşullar altında dehalık serpilir? Ve daha fazlasını nasıl destekleriz?

Deha ile ilgili hiçbir tartışma biyografiyi es geçemez. Evrenin doğası ve işleyişi ile ilgili derin gerçekleri gün yüzüne çıkarmayı başarmış Newton ve Einstein gibi muazzam bilimsel zihinler vardır. Michelangelo ve Beethoven bize yüzyıllar boyunca hitap eden sanat eserleri yarattı. Franklin ve Edison gibi yenilikçi dahiler yaşam kalitemizi fazlaca geliştiren ürünler yarattı ve Carnegie ya da Jobs gibi girişimci dehalar, bu ilerlemeleri dünyanın her yerinden milyonlarca insana erişilebilir kılmanın yollarını buldu. Çarpıcı bir zeka dahinin temel bir özelliğidir.

Fakat dahinin başka bir niteliği de vardır, daha kişisel bir nitelik ve zeka ile ahlaki meziyetleri içeren. Dahiler alışkanlık olarak meraklı, dikkatli, açık fikirli ve hayal gücü gelişmiş kişilerdir. Çalışma etikleri, ara vermeksizin, metodik, özenli ve bir amaca yönelik olmaya eğilimlidir. Bu zihinsel ve ahlaki meziyetlerin eşsiz birleşimi onları, kelimenin tam anlamıyla milyonda-bir birey haline getirebilir. Dehaların insanlığa getirebilecekleri faydalar yüzyıllarca sürebilir. Bu makaleler dizisinde, dehanın gerçekte ne anlama geldiğini keşfedeceğiz. Ve hepimiz dahi olamayacak olsak da, daha da üretken yaşamlar sürdürme gayretiyle, onların zihinlerinin ve kalplerinin alışkanlıklarını edinerek hayatlarımızı büyük oranda, geliştirebiliriz.

Kaynak http://www.slate.com/bigideas/what-is-genius/essays-and-opinions

Dehayı Dahiliği Tanımlayabilir Miyiz?

Mozart ve Einstein dahi-deha kişilerdir. Fakat Picasso olmayabilir

Homer, Leonardo da Vinci, Shakespeare, Mozart ve Tolstoy; Galileo, Newton, Darwin Curie ve Einstein. Sanat ve bilimdeki bu dünyaca ünlü deha şahısların ortak özelliği nedir? Başarılarının bir yüzyıl ya da daha da eski olması gerçeğinin dışında tabi. Birçoğumuz muhtemelen şuna benzer cevaplar verecek: bu on kişinin tümü çalışmalarıyla insanlığın dünyayı algılayış biçimini kalıcı olarak değiştirdi: her biri bizim deha dediğimiz niteliğe sahipti. Fakat daha açık olmaya zorlandığımız anlarda, dahinin tanımını yapmakta oldukça zorlanırız, özellikle de kendi dönemimizin insanları arasından dahi bulmakta.

Ününe ve etkisine rağmen, Pablo Picasso’nun dehalık mertebesi halen tartışılır, örneğin; Virginia Woolf’un edebiyattaki mertebesi gibi. Bilimde ise, Stephen Hawking, halk tarafından sıklıkla Einstein ile kıyaslanabilecek çağdaş bir deha olarak kabul görse de, onun çalışmalarını her şeyiyle anlayan fizikçilerce pek de öyle görülmez. Onlar Hawking’i kozmoloji alanındaki çağdaş parlak beyinlerden sadece bir tanesi olarak görürler.

Deha oldukça bireysel ve eşsizdir, tabi ki, yine de genel halk ve uzmanlarla, kaçınılmaz bir benzerlikleri vardır. Darwin’in fikirleri hala tüm biyologlar tarafından okunmalıdır, bu fikirler dünya çapında hala deneyler ve taze bir düşünme üretmeye devam eder. Aynısı fizikçiler arasında Einstein’ın teorileri için de geçerlidir. Shakespeare’in oyunları ve Mozart’ın melodileri ve harmonileri, yerli İngilizler ve Avustralyalılardan çok uzak dillerdeki ve kültürlerdeki insanları harekete geçirmeye devam etmektedir. Bugünün “dahi”leri gelip geçebilir ama deha fikri bizde hep olacak. Deha, güncel eğilimleri, şöhreti ve saygınlığı aşan, dönemsel bir parçanın zıttı olan bir nitelikteki çalışmaya bizim verdiğimiz isimdir. Deha, bir şekilde, temellendiği zamanı da mekanı da geçersiz kılar.

Deha (genius) kelimesi kökenlerini antik Roma’dan alır; Latincede genius bir kişinin, yerin, kurumun vb. ruhunun koruyucusu ve onları kaderin güçlerine ve zamanın ritmine bağlayan şey olarak tanımlanır. Romalılar arasında, genius düşüncesinin yetenek veya istisnai yaratıcılıkla mutlaka bir ilişkisi olacak diye bir şey söz konusu değildi.

Aydınlanmaya değin, deha (genius), bu özellikle farklılığı belirten ve başlıca modern anlamını kazanmadı: doğuştan ya da edinilmiş (ya da ikisi birden) müstesna bir akıl ya da yaratıcı güçler ortaya koyan bir birey. Homer, tanrısal esinlere sahip bir şair olarak iki bin yıllık bir hayranlığa ve saygınlığa rağmen, 18. yy a kadar “deha” olmadı. Bu sonraki dönemin kullanımı, Latince “doğal eğilim”, “doğuştan beceri” ya da “yetenek” anlamına gelen ingeniumdan (geniustan değil) gelmektedir. Joseph Addison, 1711’de kendisinin yeni kurulan dergisi The Spectator’da  “Genius” üzerine bir makale yayınladığında, kelime zaten yaygın olarak günceldi. “Bir yazara, bir dahi olmasından daha sık atfedilen bir nitelik daha yoktur” yazmıştı Addison. “Ulusumuzda, birşeyler karalayan kahramanvari bir yazar bulamazsınız ki, kendisini büyük bir dahi olarak gören hayranları olmasın ve size az buçuk bilgiyle trajedi anlatanlarsa; onların arasından biri ya da diğeri tarafından sahte bir dahi olarak övülmemiş nadiren bir kişi bulunabilir.”

  1. yy ın ortasında, Samuel Johnson, dehayı adanmışlıkla başarılabilir bir şey olarak vurguladığı, belirgin derecede modern bir tanım yapmaya çalıştı. Johnson’a göre, “… deha; herhangi bir haliyle, çakmak taşındaki kıvılcım gibi, sadece uygun bir şeyle etkileşim ile üretilebileceğinden, her bireyin işi, potansiyelinin olduğu alanlarla tutkularının mutlu bir birlik halinde olup olmadığını denemektir, ve bireyin uzmanlığına hayranlık duyduğu insanlar kendi güçlerini yalnızca olay itibari ile bildiklerinden, bireyin de, onlarınkine denk bir ruhla, aynı girişimde bulunmaya ihtiyacı vardır ve haklı olarak denk bir başarı umabilir.”

Çok sonra değil, Johnson’ın arkadaşı ressam Joshua Reynolds Sanat Üzerine Söylemler’inde (Discourses on Art) şunu yazdı: “her bir sanatçının en yüksek hırsı bir Dahi olarak düşünülmektir.” Fakat 1826da eleştirmen William Hazlitt makalesinde “Deha gücünün bilincinde midir?” sorusunu ortaya attı: “gerçekten hiçbir büyük insan kendisini öyle görmedi. … Kendi büyüklüğünün fikrine sahip kişi, her zaman zihninde büyüklüğün çok düşük bir standardına sahip demektir.” Örneğin, Picasso açıkça: “Kendimle baş başa kaldığımda, kendimi bir sanatçı olarak göremiyorum. Kelimenin tam anlamıyla. Büyük ressamlar Giotto, Rembrandt ve Goya idi. “

Deha üzerinde bilimsel çalışma, parlak bireylerin ve onların hayatta olan ve vefat etmiş akrabalarının sosyal arka planları, hayatları ve başarıları üzerine detaylı bir araştırma yürütmüş olan Darwin’in kuzeni ve psikolojinin kurucusu Francis Galton tarafından yazılan 1869 tarihli Kalıtsal Deha: Yasaları ve Sonuçlarına dair bir Araştırma yayını ile başladı. Fakat tuhaftır ki, Galton’ın kitabında “deha”nın bahsi çok az geçer; dehayı tanımlamak için hiçbir girişim yoktur ve kitabın indeksinde (“zeka” [“intelligence”] kelimesinin aksine) “deha” (“genius”) girişi bulunmamaktadır. Galton 1892de ikinci bir baskı yayınladığında, ilk başlığından pişmandı ve Kalıtsal Beceri olarak değiştirmek istedi. Yeni bir önsözde, “Sadece istisnai şekilde yüksek bir beceriyi ifade etmesi dışında, deha kelimesini herhangi bir teknik anlamıyla kullanmak gibi en ufak bir niyetim yoktu” yazdı. “Deha kelimesinin atfedilmesinde fazlaca belirsizlik var. Çokça, bir gence çağdaşları tarafından atfedildi fakat daha nadiren, birbirleriyle her zaman aynı görüşte olmayan biyograflar tarafından kullanıldı.”

Bu kaçınılamaz belirsizlik bugün de sürmekte. Belirli bireyler, dahi olarak geniş bir kabul görebilse de, kimin dahi olduğu kimin olmadığı üzerine bir fikir birliği olamaz. Şüphe yok ki, bu paradoks dehanın, üzerinde çalışan akademisyenleri çektiği kadar Dr Johnson’ın “herkes”ini de çeken cazibesinin bir kısmını oluşturuyor. 

Kaynak:  https://www.psychologytoday.com/blog/sudden-genius/201011/can-we-define-genius

Deha Dahilik Doğuştan Mıdır Yoksa Öğrenilebilir Mi?

Deha yetiştirmek mümkün müdür? Daha fazla Einsteinlar ve Mozartlar – ya da bu günler için daha fazla aciliyeti olan, başka bir Adam Smith ya da John Maynard Keynes, üretmek için eğitim ve sosyal hayatımızı bir şekilde yapılandırabilir miyiz?

Nasıl dahi üretilir sorusu, antik dönemden beri filozofları meşgul etmiş oldukça eski bir soru. Modern dönemde, Immanuel Kant ve Darwin’in kuzeni Francis Galton dâhinin nasıl ortaya çıktığı ile ilgili fazlaca yazdı. Geçen sene, tanınmış sosyolog Malcolm Gladwell bu konuya Çizginin Dışındakiler: Bazı İnsanlar Neden Daha Başarılı Olur? [Mediacat Yayınlarının Türkçe çevirisindeki başlık. çn.] kitabında değindi.

Bu alana en son ve muhtemelen en kapsamlı giriş Dean Keith Simonton’un Genius 101: Creators, Leaders, and Prodigies (Springer Publishing Co., 227 sayfa) (Dahi 101: Eser Yaratanlar, Liderler ve Sahteler) isimli yeni kitabıdır. Kaliforniya Üniversitesi Davis kampüsünde psikoloji profesörü olan Simonton, 1970lerde Harvard’taki öğrencilik yıllarından beri çalıştığı önemli zekalar hakkında dünyanın en önde gelen otoritelerinden biri. (Albert Einstein’ın fotoğraflarına bakınız.)

Dehaya neyin sebep olduğu tartışmasına, tarihinin çoğunda, keskin ve ikili taraflı bir argüman hakimdi: doğa mı, yetiştirme mi – deha genetik bir miras mıdır yoksa dahiler ufuk açıcı ve destekleyici evlerden mi çıkar? Simonton, dâhilerin hem iyi genlerin hem de iyi bir çevrenin neticesi olduğu yönünde akla yatkın bir pozisyon alıyor. Orta-yolcu duruşu, öjenikin kurucusu Galton ve adanmışlık ve pratiğin ham zekaya karşın başarının en önemli belirleyicisi olduğunu savunan, revizyonist Gladwell gibi daha ideolojik taraflardan Simonton’u ayırır.

Sıklıkla, yazarlar deha ile neyi kastettiklerini sağlam bir zemine oturtmuyorlar. Simonton bu kapsamlı ve biraz da sıkıcı tanıma yelteniyor: Dahiler; “geniş bir çevrede değer bulmuş bir başarı alanı için ihtiyaç duyulan uzmanlığı edinme zekası, ilhamı ve kararlılığı olan” ve ardından bu alana, çalışma arkadaşları tarafından hem “orijinal olduğu hem de emsal niteliği taşıdığı” düşünülen katkılarda bulunan kişilerdir. (TIME'ın 2007 kapak yazısını okuyun, "Are We Failing Our Geniuses?")

Peki, öyleyse sanatsal ya da bilimsel yaratıların orijinal ya da emsal niteliğinde olduğunu nasıl belirleyeceksiniz? Simonton ve diğerlerinin kullandığı bir metot, bir bireyin yaptığı yayınların kaç defa profesyonel literatürde alıntılandığını saymak—ya da, mesela, bir bestecinin çalışmasının kaç defa çalındığını ve kaydedildiğini saymak. Diğer araştırmacılar bunun yerine ansiklopedi referanslarını sayıyor. Bu gibi metotlar o kadar da gelişmiş olmayabilir fakat elde ettikleri netice en azından somut bir veri.

Yine de, bu tekniğin yansıttığı bir nitelik var: dahi, hepimizin dahi dediğidir. Daha objektif bir yöntem var mı? IQ testleri var tabi ki,  fakat minimum bir IQ seçip onu deha sınırı olarak adlandırmaya giden IQ testlerinin tümü birbirinin aynısı değil. Ayrıca, hayatta olmayan dahilerin IQlerinin tahmin edilmesi eğlenceli olabilir ama bu tahminler oldukça düzensiz olabilecek biyografik bilgilere dayanıyor. (TIME'ın 1999 "I.Q. Gene. hakkındaki 1999 kapak yazısını okuyun.)

Böylece Simonton “zeka, ilham ve kararlılık” formülasyonuna geri çekiliyor. Fakat, peki ya kazara yapılan keşifler? Simonton, 1928de “büyük oranda şans eseri olarak, bir Staphylococcus kültürüne bir mavi-yeşil küf mantarı bulaştığını (küf mantarının çevresinde bir halka vardı) fark eden” biyolog Alexander Fleming’in olayından bahsediyor. Bingo: penicilin. Peki, ya o gün Fleming’in laboratuarında siz olsaydınız ve halkayı ilk siz fark etseydiniz? Siz de bir dahi olacak mıydınız?

Son zamanlarda, başarı denkleminin kararlılık ve çok çalışma kısımları fazlaca dikkat çekiyor ve ham yetenek ve zekanın rolü biraz sönmüş durumda. Bu önem değişiminin temel sebebi, Simonton’un arkadaşça bir rakibi olan, Florida State Üniversitesi’nde psikoloji derslerine giren Anders Ericsson’un çalışmasıdır. Gladwell Çizginin Dışındakiler’de Ericsson’un çalışmasını önemli ölçüde tanıttı. (Bakınız 2008 en iyi 10 kurgu olmayan kitabı)

Ericsson 10-yıl kuralı ile tanındı: insanların en karmaşık çalışmalarında uzmanlaşmaları için en az 10 yıllık (ya da 10 000 saatlik) kararlı bir pratiğe ihtiyaç duydukları fikri. Ericsson 10-yıl kuralını icat eden kişi değil (1899 kadar eski bir tarihte ortaya atılmıştı), fakat bu kuralı destekleyen birçok çalışma yürüttü. Gladwell ise inanan kişi. “Pratik, bir kez iyi olduğunda yaptığın şey değildir” yazıyor. “Pratik sizi iyi yapan şeydir.”

Simonton ise biraz da küçümseyerek buna “amelelik teorisi” adını takıyor. Gerçek hikâyenin daha karmaşık olduğunu düşünüyor: maksatlı pratik, gerekli bir koşuldur ancak dahi yaratmak için yeterli değildir. Meselenin bir yanı şudur; kendinize bir şey öğretecek pratiği yapabilecek kadar zeki olmaya ihtiyacınız vardır. 2002 yılında yapılan bir çalışmada, Simonton, çok önemli 64 bilim insanının ortalama IQ sünün 150 civarında olduğunu, bunun da halkın genelinin ortalama IQsünden 50 puan daha yüksek olduğunu gösterdi. Ve IQ deki varyasyon, büyük oranda (Simonton’a göre 80% civarı bir oranda) genlerle açıklandı.

Kişilik özellikleri de ayrıca önemlidir. Simonton, dâhilerin “deneyime açık, içe dönük, saldırgan, azimli ve hırslı” olma eğiliminde olduğunu yazıyor. Bu özellikler de kalıtsaldır – fakat sadece kısmen. Çevresel faktörlerle de şekillendirilirler.

Öyleyse, bu dehayı teşvik etmek isteyen insanlar için ne ifade eder? Gladwell kitabını 10 000-saat kuralının şunları gösterdiğini söyleyerek bitirir:  çocukların sadece ne kadar fazla çalışabileceklerini gösterme şansına ihtiyaçları vardır; “herkes için fırsatlar sunan bir topluma” ihtiyacımız var. Güzel, burası kesin. Fakat çocukların başarıya ulaşmak için yüksek IQlere ihtiyaç duyduğunu göz ardı ediyor ve bu sadece bir temenni. Burada da tartışıldığı gibi, yüksek IQlü çocukları fark etmek (yabancılaştırmak değil) için daha fazlasını yapmalıyız. Sıklıkla, kurallar, sınıf atlamalarına izin vermek yerine, onları kendi yaş gruplarıyla birlikte geri bırakır.

Bununla birlikte, dahileri ayırt etmek oldukça zor olabilir ve bu sadece küçük yaşlar için geçerli değildir. Simonton, kısa hayatı boyunca bir düzineden daha az şiirini bastırmayı başarabilmiş bir kadının hikâyesini anlatır. Çok çalışmasının getirisinden çok az faydalanabilmiş – fakat onun hayal dünyası ve metaforunun salt gücü halen yaşamaktadır. İsmi? Emily Dickinson.

Kaynak: http://content.time.com/time/health/article/0,8599,1879593,00.html .



  FACEBOOK YORUMLARI